Venüs çukurunda salındım. Dolandım dolandım… kokladım. Kayboldum tadında…
Egosu incinmiş güzel bir melek kadar çekici çok az şey vardır.
ölü kokan bakışların nankör soluklu
serin ateş havası tadında.
dudakların
bir güzel söz söylemeyecek kadar kalbine sadık.
berrak sesin, ay yüzünü gizliyor karanlığında.
sen tokluktan kuduracak kadar, köpek heveslisin.
Kendini umurunda olmadığına ikna etmeye çalışmakta çok iyisin. Ama her şey umurunda. Her gece başını yastığa koyduğunda, uykuya dalmadan hemen önce duyguların seni yüzüstü bırakıyor ve bu işi kıvırıp kıvıramayacağını sorgulamaya sevk ediyor. “Dürüstlük”, “izzetinefis” gibi kelimeler peşini bırakmıyor. Hepsi sıraya geçmiş; seni bir sınıra hapsetmiş ve yıkıma sebep olmayı bekliyorlar. Ama bu artık benim sorunum değil.

Christopher Johnson McCandless (12 Şubat 1968 – 18 Ağustos 1992) Alaska’da vahşi doğada 6 ay yanında harita, pusula gibi ekipmanlar dahi olmadan, çok az malzemeyle yaşayan daha sonra zehirlenerek ölen dahi gezgin. (kaynak: Wikipedia)
Mükemmel bir kariyeri ve ailesini geride bırakıp kendini özgürlüğü ve mutluluğu bulmaya adayıp yollara düşen, kendini doğaya adayan Christopher’ın gerçek yaşam hikayesinin anlatıldığı Intı the Wild yaşayan her insan evladının izlemesi gereken bir yapıt. Sean Penn’i ilk defa yönetmen koltuğunda izledim ve sonuç fazlasıyla başarılı idi. Emile Hirsch harika bir performans sergilemiş. İnto the Wild hayatımın en etkili filmleri listesine girdi. Fazla söze hiç gerek yok. …başkış açını değiştir ve hayatı mutlu yaşa.
Christopher Johnson McCandless sen bu dünyadaki en mutlu adamsın.
İnsanların bazılarının ruhu fahişe olur ve göremezsin. Fahişelik bu kadar zor bir beden halidir işte. O nedenle gözlerinle değil aklınla görmelisin.
Olmayanı var saymak ile olanı inkar etmek arasında…
Bugün bir anda gidip 65 adet kutu kibrit aldım.
Sebebini, neden aldığımı veya ne yapacağımı bilmiyorum.
Sadece gittim, kibrit aldım ve geldim.
Kibrit.